個人檔案Shin Seiki相片部落格清單 工具 說明
5 May

Anime - 5 Mayıs: Tactics-3,4,5,6,7

--(07:50)--
Tactics 3: Haruka nın daha önce karga tipli bir yaratık olduğunu söylemiştim ama kargadan çok kara kanatlı meleğimsi bir yaratık. Irk-tür olarak Tengu denilen yaratık ailesine mensup diyebiliriz. Bu bölümde zalimliği yüzünden mühürlenmiş bir dağ tanrısının intikam için geri dönmesini ve tabiki tekrar mühürlenmesini görüyoruz. Başka dikkat çekici bir nokta ise dağın şu andaki tanrısı olan Beyaz Tengu. Haruka'nın birebir aynısı sadece kanatları beyaz. Bir yerlerde beyaz Tenguların nasıl oluştuğuna dair bir şeyler söyledi ama saat sabahın körü pek de sallamadım. Tengu konseptini biraz daha açıklarlar herhakde daha sonra, sonuçta Haruka da bir siyah Tengu. Bir tane daha yan karakter eklendi diziye, ilk defa 2. bölümde gördüğümüz Reiko bu bölümde de vardı. Dergi gibi bir yerde çalışıyor ve gruba iş getiriyor aslında. Grup da gidip inceleyip olayı çözüyo sonra Kantarou hikayesini yazıp hatuna veriyo. Ana konuya yönelen hiç bir şey yoktu burada, sadece Kantarou'nun iblisleri yok etmektense onları adam etmeye çalıştığını görüyoruz, sonuçta bu bölümdeki kötü tanrıyı yok edebilirlerdi ama Kantarou onu tekrar mühürlemeyi tercih etti bunun yerine.
 
--(08:40)--
Tactics 4: Fazla bir gelişme yok, bu bölümde bir gölge iblisi doğru yola çeviriyolar o kadar. Arada Haruka'nın tipini kullanarak hatunları etkileme sahneleri eğlenceli sayılabilir. Bölümler arasında hala bir bağlantı kurulmadı daha.
 
--(20:50)--
Tactics 5: Yorum yapılmayacak kadar boş bir bölüm. Sıkılmaya başladım, inşallah toparlar yakında.
 
--(21:30)--
Tactics 6: 5. bölümden farklı değil.
 
--(22:00)--
Tactics 7: Eh çok kötü denemez ama bu bölümde kesinlikle iyi olmaya yaklaşmıyor. Kantarou ile Haruka arasındaki efendi sahip ilişkisini gösteriyor biraz ama pek de bir etki yaratmadı bende.
 
Tekrar izlenmesi gerekenler:
- FLCL
 
PS: Küçük bi albüm açtım Tactics için
4 May

Anime - 4 Mayıs: Bleach-78, Naturo-183, Tactics-1,2

Bleach 78: Fillerlara devam, yaklaşık 1 aylık bir aradan sonra 2 bölümlük bir bölüm bekliyodum ki tek bölümlük çıktı biraz hayal kırıklığına uğradım. Sonra bölümü izledim, filler olduğu için pek bir şey beklemiyordum ama gerçekten çok kötüydü. Daha fazla yorum yapma gereği duymuyorum...
 
Naruto 183: Üç aşşağı beş yukarı beklentilerimi karşıladı. Rezil ile berbat arasi bir şey bekliyordum, tam olarak o aralığa yerleşti. Bitmeyen fillerlar, naruto gerçekten can sıkmaya devam ediyor.
 
Tactics 1: Hayırlı olsun yeni bir diziye başladım. İlk izlenim olarak potansiyel vaad eden bir dizi diyebilirim. Konu iblis avcısı genç bir rahibin çevresinde geçiyor.  Karakterin ismi anladığım kadarıyla Kan, tabi bu bir kısaltma değilse. Dizideki konsepte göre iblisler kendilerini isimlendiren insanların hizmetine giriyorlar. Kan ilk bölümde çocukluğundan beri aradığı ve Haruka diye adlandırdığı bir "canavar yiyici" iblisi en sonunda bulup hizmetine alıyor. Kan karakteri gayet çocuksu saf bir görüntü çizerken, Haruka sırtındaki kara karga kanatlarıyla gayet karizmatik bir karakter. Bu iki karakterin yanında bir ana karakter daha görüyoruz ilk bölümde: Youko. Youko da Kan'ın hizmetindeki bir tilki iblis. Dizide hem komedi tadı taşıyan sahneler hem de daha ciddi karanlık sahneler görüyoruz ilk bölümde. Karanlık sahnelerde Haruka öne çıkarken Youko karakteri dizinin karanlık havasına şirinlik katıyo. Çizim kalitesi olarak standart diyebiliriz. Karakterlerde de aslında en azından ilk bölümde göze çarpan pek bir ayrıntı yok. Tahminim dizinin 5-10 bölüm kadar geyik gidip kalan 15 bölümde ana konuya başlayacağı, Haruka ile Kan karakteri arasında psikolojik savaş bekliyorum dizinin ortalarında-sonlarında.
 
Tactics 2: Aslında su anda 5 mayıs ama daha uyumadığıma göre günü kapatmanın anlamı yok. Ana karakterin adı Kantarou tam olarak. İlk bölümdeki olaylarda gözüken pek de önemli bi rolü olmayan küçük bir kız vardı o da kadroya katıldı bu bölümde pek öenmli bir rolu olmayacak ama sürekli karakterlerden biri. İsmi Suzu. Bölüm vasattı genel olarak. KAntarou nun göğsünde bir yara olduğunu ve bu yaranın iblislerden etkilendiğini iyice vurgulamışlar bu bölümde. Dizinin ana konusuyla ilgili olabilecek tek nokta buydu bu bölümde, kalanı ise dediğim gibi vasat, içine iblis girmiş bi hatunu kurtardılar güzel aksiyon sahneleri de yoktu.
 
Tekrar izlenmesi gerekenler:
- Lain (Serial Experiments)
- Wolf's Rain
3 May

siz ne yapardınız?

Sabah kalktığımda rezil bir haldeydim, uzun süredir uykusuz kaldığım için dün akşam insan gibi saat 11 de yatıyım dedim. Biraz geçirdim planladığım saati ama saat 12 ye çeyrek kala yatağıma girmiş ve yorganımı üstüme çekmiştim. Tahminen 12 gibi uyuyakaldım, insan ne zaman uyuduğunu hatırlamıyor sonuçta. Ama evin yakınındaki kilisedeki çanın gece 12 de çaldığını hatırlayıp da saat ortalarındaki çalışını hatırlamadığıma göre demek ki saat yarım olmadan uyumuş olmalıyım.
Sabah 9 gibi kalktım saati susturdum, 9:10 geçe kalktım saati susturdum, bu onar dakikalık aralıklarla devam etti ve saat 9:50 gibi kendimi yatağın dışına anca atabildim. Mutfağa gittim çay koydum kendime, kek yedim kahvaltıda. Gazeteleri okur gibi yaptım, hala kendime gelememiştim. Gazatenin iç sayfalarında bir haber dikkatimi çekti. Aslında tam da dikkatimi çektiği söylenemez en azından baktığım anda çektiği söylenemez. Gün içinde olan bazı olaylar hatırlattı bana sabah gazatedeki haberi. Hatırlamamış olsam belki çok daha iyi olacaktı ama olmamış bir şey hakkında keşkelerle belkilerle fikir yürütmeyi hiç bir zaman sevmemişimdir. Yine de kafamın içinde milyon tane alternatif senaryo dönüyor her şey hakkında.
En sonunda 10:30 gibi kalkıp dışarı çıktım. Çok soğuk bir nisan ayından sonra çok soğuk bir mayıs ayı başlamıştı. Ozon tabakasındaki delik geldi aklıma, acaba ozon üreten bi fabrika olsa kapatabilir miyiz diye düşündüm, bu fabrika var olursa kesinlikle kapısı açık kalan buzdolabının odayı soğutmak yerine ısıttığı gibi o da yararlı olacağına zararlı olurdu. O yüzden bu fabrikanın yörüngede olması ve güneş enerjisiyle çalışması gerektiğine karar verdim. Herhangi bir atık üretirse de bunları uzaya gönderebilir dedim kendi kendime. Gözüme bizim mavi gezegen ve arkasından yörüngedeki tesisten çıkan dumanlar falan geldi, arabaya benzettim dünyayı yörüngedeki fabrikalar da egzostu olacaktı.
Yine dikkatim dağıldı bu noktada ve bir süre egzost mu eksgost mu yoksa egzos mu diye düşünmeye başladım. Exhaust dan geliyor herhalde dedim kendi kendime tam emin olamadığım için yanılma payı bırakarak. Kadıköy yakınındaki egzost mahallesi geldi sonra, lisedeki bir arkadaşıma giderken minibüsle geçerdim önünden...
Hala konunun çok dışındayım özetlemek gerekirse sabah bok gibi kalktım ve gün içinde başıma gazetede gördüğüm haberle ilgili bir şey geldi.
Sahilde bir çay daha içtim, önümde bir gazete vardı. Sanırım evdekiyle aynı gazete. Bu sefer de manzarayı izlemeye yoğunlaştığım için gazeteyi okur gibi yaptım. Sanırım sabah gördüğüm haber bilincimin kıyısındaki yerine biraz daha yerleşti. Hatta hafiften zorlamaya başladı, dikkatimi çekmeye çalışıyodu ama oturduğum yerin yakınından geçen kızlara bakmaya çalışırken denediği için çabalarının pek de başarılı olduğunu söyleyemeceğim. Belki yaşamımı baştan sona değiştirecek bir olaydı ama bana doğru zamanda yaklaşması gerektiğini farketmiyordu hala.
Hesabı ödedim ara sokaklara daldım. Önce Tünel'e kadar yürüyecektim. Ondan sonra da kafama göre bir film bulacaktım. Yürüdüm yürüdüm, durdum ara sıra, sağa sola binalara baktım. Bir buçuk saat gibi bir zamanda sinemaların oraya geldim. Aylardır sinemaya girmediğimden her film yeniydi benim için. dört tane aday film belirledim zar attim, çıkan filmi beğenmedim zarın sonucunda ve istediğim film gelene kadar tekrar tekrar attım zarı. Geldi sonunda, işi şansa bırakmam iyi oldu diyerek girip biletimi aldım ve beklemeye başladım salonun girişinde.
Büfede satılanlara baktım, bekleyen insanlara baktım, hafta içi ve saat bir buçuk civarıydı. Bomboştu bekleme salonu neredeyse. Okulu kırdıkları belli olan bir grup vardı. Çok gürültü yapıyolardı ama daha sinema salonunun kapısı kapalı olduğu için içeri de giremiyordum. Sinirli sinirli iki tur attım çevrelerinde rahatsız olduğumu anlayıp belki susarlar diye ama lisede insanın ne kadar salak olduğunu hala hatırlıyorum ve tabiki benim attığım turlardan hiç bir şey anlamadılar. Sadece ben yakınlardan geçerken yeni bir kaç küfür öğrendim onlardan.
Ne yapsam diye düşünürken masalardan birinin üstünde kimseye ait değilmiş gibi duran bir gazete gördüm. Aldım okumaya çalıştım ama liselilerin muhabbeti artık iyice çığırından çıkmıştı. Bir kaç sayfa çevirdim. Bir haber gördüm, önemli bir şey olmalı herhalde çünkü daha önce okuyan kişi gazeteyi kırmızı kalemle çembere almıştı bu haberi. Tam ne olduğuna daha iyi bakmaya karar verdiğim anda salona izleyicileri almaya başladılar gazeteyi bir kenara bıraktım hızlıca ve hemen içeri girdim. Ama ne yazık ki hemen ardımdan geri zekalı liseliler de girdiler salona ve muhabbetlerini film başlayana kadar ve hatta film sırasında devam ettirdiler. Susturmayı düşündüm ama yeni öğrendiğim küfürlere malzeme olmak istemediğim için susmayı tercih ettim.
Film bitti sonunda. Film mi kötüydü yoksa ben mi çok sinirliydim niçin bilmiyorum ama hayatımda bir filmde bu kadar sıkıldığımı hatırlamıyorum. Hava sarılaşmaya başlamıştı dışarı çıktığımda. Yemek yemeliyim dedim kendi kendime ama sonra oturup bir yerde düzgün bir yemek yemektense Nevizadeye gidip akşam üstü güneşinin keyfine bira ve patates keyfini de katayım diye düşündüm.
Oturdum keyfimi yaptım, yine geleni geçeni izledim. İnsanlar çok dertsiz gözüküyordu, mutlu mutlu biralarını içip muhabbet ediyorlardı. Ben de takıldım bu havaya, yalnız başıma düşüne düşüne oturdum bir süre. Yine senaryolar kurdum kafamda, daha önce yaşadığım olayların çeşitlemelerini yaptım, kendimi bir anime karakteri olarak düşündüm yine, yapılması gereken ama yapmaktan kaçtığım konuşmaları yaptım kafamda. Konuşman gereken insan karşında olayınca konuşmanın ne kadar kolay olduğunu farkettim yine. Sanırım bir saat kadar da böyle geçti. Sonra birisi merhaba dedi bana. Üniversiteden uzun zamandır görmediğim bir arkadaşımdı bu.
Geldi yanıma oturdu. İkimizde çok sevinmiştik çünkü ne zamandır buluşalım buluşalım diyoduk ama fırsat olmamıştı. Otururken elindeki gazeteyi masanın üstüne bırakmıştı. Bir süre sonra gazete dikkatimi çekti. Tanıdık geliyordu bir gazete artık ne kadar tanıdık gelebilirse. Sustuğumu farkeden arkadaşım "Ulan denyo gazete okumaya mı geldik lan" diye dikkatimi dağıttı. Tamam pardon abi dedim ama gözüm bir habere takılmıştı tersten okumaya çalışıyodum ama başaramıyodum. Arkadaşım benim hala gazeteyle ilgilendiğimi görünce kaldırıp çantasına koymaya yeltendi gazeteyi dur abi bi saniye dedim ama umursamadı beni. Çok istiyosan akşam giderken veririm evinde okursun dedi. Neyse peki dedim sonra ne o gazeteyi vermeyi hatırladı ne de ben istemeyi.
Güneş batmıştı yavaştan eve gitmeye kadar verdim. Minibüse binmeden büfeden bir şeyler alırken yol uzun trafikte var ne yapcam o kadar zaman diye düşünürken bari bir gazete alıyım dedim. Minibüste oturacak yer buldum cam kenarında. Telefon çaldı telefonla konuştum, harekete geçmiştik bu sırada. Bütün gün dolaşmış olmamın ve biraların yorgunluğu çöktü birden üstüme, kafamı cama dayayıp uyumaya başladım. Uyandığımda inmem gereken yeri geçtiğimi farkettim panikle inmeye çalışırken minibüsten iki kişinin ayağına bastım özür bile dilemeden kendimi dışarı attım. Minübüs harket ettiğinde ben de aslında geç değil erken inmiş olduğumu farkettim ve uyku sersemliğine yeni öğrendiğim küfürlerden bir kaç tanesini saydırdım.
Hava güzeldi eve yürüyebilirdim en azından bulunduğum yerden.
Eve vardığımda iyice yorulmuştum, bir an önce uyumak istiyordum, çöpü topladım, gereksiz ıvır zıvırları ve eski gazeteleri de sokuşturdum içine ve kapının dışına bıraktım kapıcı görür alır diye. Üstümü değiştirdim dişimi fırçaladım uyumaya hazırdım artık. Yatağıma girdiğimde aklıma eksik olan yapmam gereken bir şey varmış gibi geliyordu. Aman neyse diyip uykuya daldım.
27 February

Dragons of Earthsea

'The dragons! The dragons are avaricious, insatiable, treacherous; without pity without remorse. But are they evil? Who am I to judge the acts of dragons?...They are wiser than men are. It is with them as with dreams, Arren. We men dream dreams, we work magic, we do good, we do evil. The dragons do not dream. They are dreams. They do not work magic: it is their substance, their being. They do not do; they are.'
22 January

the one who waits - Ray Bradbury

  I live in a well. I live like smoke in the well. Like vapor in a stone throat. I don't move. I don't do anything but wait. Overhead i see the cold stars of night and morning, and i see the sun. And sometimes i sing old songs of this world when it was young. How can I tell you what I am when I don't know? I cannot. I am simply waiting. I am mist and moonlight and memory. I am sad and I am old. Sometimes I fall like rain into the well. Spider webs are startled into forming where my rain falls fast, on the water surface. I wait in cool silence and there will be a day when i no longer wait.
  Now its morning. I hear a great thunder. I smell fire from a distance. I hear a metal crashing. I wait. I listen.
  Voices. Far away.
  "All right!"
  One voice. An alien voice. An alien tongue I cannot know. No word is familiar. I listen.
  "Send the men out!"
  A crunching in crytall sands.
  "Mars! So this is it!"
  "Where is the flag?"
  "Here, sir."
  "Good, good."
  The sun is high in the sky and its golden rays fill the well and i hang like a flower pollen, invisible and misting in the warm light.
  Voices.
  "In the name of the Government of Earth, I proclaim this to be the Martian Territory, to be equally divided among the member nations."
  What are they saying? I turn in the sun, like a wheel, invisible and lazy, golden and tireless."
  "What's over here?"
  "A well!"
  "No!"
  "Come on. Yes!"
  The approach of warmth. Three objects bend over the well mouth, and my coolnes rises to the objects.
  "Great!"
  "Think it's good water?"
  "We'll see."
  "Someone get a lab test bottle and a dropline."
  "I will!"
  A sound of running. The return.
  "Here we are."
  I wait.
  "Let it down. Easy."
  Glass shines, above, coming down on a slow line.
  The water ripples softly as the glass touches and fills. I rise in the warm air toward the well mouth.
  "Here we are. You want to test this water, Regent?"
  "Let's have it."
  "What a beautiful well. Look at the construction. How old you think it is?"
  "God knows. When we landed in that other town yesterday Smith said there hasn't been life on Mars in ten thousand years."
  "Imagine."
  "How is it, Regent? The water?"
  "Pure as silver. Have a glass."
  The sound of water in the hot sunlight. Now I hover like a dust, a cinnamon, upon soft wind.
  "What's the matter, Jones?"
  "I don't know. Got a terrible headache. All of a sudden."
  "Did you drink the water yet?"
  "No, I haven't. It's not that. I was just bending over the well and all of a sudden my head split. I fell better now."
  Now I know who I am.
  My name is Stephen Leonard Jones and I am twenty-five years old and I have just come in a rocket from a planet called Earth and I am standing with my good friends Regent and Shaw by an old well on the planet Mars.
  I look down at my golden fingers, tan and strong. I look at my long legs and at my silver uniform and at my friends.
  "What's wrong, Jones?" they say.
  "Nothing." I say, looking at them. "Nothing at all."
 
  The food is good. It has been ten thousand years since food. It touches the tongue in a fine way and the wine with the food is warming. I listen to the sound of voices. I makıe words that I do not understand but somehow understand. I test the air.
  "What's the matter, Jones?"
  I tilt this head of mine and rest my hands holding the silver utensils of eating. I feel everything.
  "What do you mean?" this voice, this new thing of mine, says.
  "Yo keep breathing funny. Coughing," says the other man.
  I pronounce exactly. "Maybe a little cold coming on."
  "Check with the doc later."
  I nod my head and it is good to nod. It is good to do several things after ten thousan years. It is good to breaathe the air and it is good to feel the sun in the flesh deep and going deeper and it is good to feel the structure of ivory, the fine skeleton hidden in the warming flesh, and it is good to hear sounds much clearer and more immediate than they were in the stone deepnes of a well. I sit enchanted.
  "Come out of it, Jones.Snap to it. We got to movee!"
  "Yes," I say hypnotized with the way the word forms like water on the tongue and falls with slow beauty out into the air.
  I walk and it is good walking. I stand high and it is a long way to the ground when I look down from my eyes and my head. It is like living on a fine cliff and being happy there.
  Regent stands by the stone well, looking down. The others have gone murmuring to the silver ship from which they came.
  I fell the fingers of my hand and the smile of my mouth.
  "It is deep," I say.
  "Yes."
  "It is called a Soul Well."
  Regent raises his head and looks at me. "How do you know that?"
  "Doesn't it look like one?"
  "I never heard of a Soul Well."
  "A place where waiting things, things that once had flesh, wait and wait," I say, touching his arm.
 
  The sand is fire and the ship is silver fire in the hotness of the day and the heat is good to feel. The sound of my feet in the hard sand. I listen. The sound of the wind and the sun burning the valleys. I smell the smell of the rocket boiling in the noon. I stand below the port.
  "Where's Regent?" someone says.
  "I saw him by the well," I reply.
  One of them runs towrd the well. I am beginning to tremble. A fine shivering tremble, hidden deep, but becoming very strong. And fr the first time I hear it, as if it too were hidden in a well. A voice calling deep within me, tiny afraid. And the voice cries, Let me go, let me go, and there is a feeling as if sometinh is trying to get free, a pounding of labyrinthine doors, a rushing down dark corridors and up passages, echoing and screaming.
  "Regent's in the well!"
  The men are running, all five of them. I run with them but now I am sick and the trembling is violent.
  "He must have fallen. Jones, you were here with him. Did you see? Jones? Well, speak up, man."
  "What's wrong, Jones?"
  I fall to my knees, the trembling is so bad.
  "He's sick. Hre, help me with him."
  "The sun."
  "No,not the sun," I murmur.
  They strecth me out and the seizures come and go like earthquakes and the deep hidden voice in me cries, This is Jones, this is mw, that's not him, that's not him, don't believe him, let me out , let me out!. And I look up at the bent figures and my eyelids flicker. They touch my wrists.
  "His hearth is acting up."
  I close my eyes. The screaming stops. The shivering ceases.
  I rise, as in a cool well, released.
  "He's dead," says someone.
  "Jones is dead."
  "From what?"
  "Shock, it looks like."
  "What kind of shock?" I say, and my name is Sessions and my lips move crisply, and I am the captain of these man. I stand among them and I am looking down at a body which lies cooling on the sands. I clap both hands to my head.
  "Captain!"
  "It's nothing," I say, crying out. "Just a headache. I'll be all right. There. There," I whisper. "It's all right now."
  "We'd better get out of the sun, sir."
  "Yes," I say, looking down on Jones. "We should never have come. Mars doesn't want us."
  We carry the body back to the rocket with us, and a new voice is calling deep in me to be let out.
  Help, help. Far sown in the moist earthen-works of the body. Help, help! in red fathoms, echoing and pleading.
  The tremblimg starts much sooner this time. The control is less steady.
  "Captain, you'd better get in out of the sun, you don't look too well, sir."
  "Yes," I say. "Help," I say.
  "What, sir?"
  "I didn't say anthing."
  "You said 'Help,' sir."
  "Did I, Matthews, did I?"
  The body is laid out in the shadow of the rocket and the voice screams in the deep underwater catacombs of bone and crimson tide. My hands jerk. My mouth splits and is parched. My nostrils fasten wide. My eyes roll. Help, help, oh help, don't, don't, let me put, don't, don't.
  "Don't," I say.
  "What, sir?"
  "Never mind," I say. "I've got to get free," I say. I clap my hand to my mouth.
  "How's that, sir?" cries Matthews.
  "Get inside, all of you, go back to Earth!" I shout.
  A gun is in my hand. I lift it.
  "Don't, sir!"
  An explosion. Shadows run. The scraming is cut off. There is a whistling sound of falling through space.
  After ten thousand years, how good to die. How good to feel the sudden coolness, the relaxation. How good to be like a hand within a glove that stretches out and grows wonderfully cold in the hot sand. Oh, the quiet and the loveliness of gathering, darkening death. But one cannot linger on.
  A crack, a snap.
  "Good God, he's killed himself!" I cry, and open my eyes and there is the captain lying against the rocket, his skull split by a bullet, his eyes wide, his tongue proturuding between his white teeth. Blood <runs from his head. I bend to him and touch him. "The fool," I say. "Why did he do that?"
  The men are horrified. They stand over the two dead men and turn their heads to see the Martian sands and the distant well where Regent lies lolling in deep waters. A croaking comes out of their dry lips, a whimpering, a childish protest against this awful dream.
  The men turn to me.
  After a long while, one of them says, "That makes you the captain, Matthews."
  "I know," I say slowly.
  "Only six of us left."
  "Good God, it happened so quick!"
  "I don't want to stay here, let's get out!"
  The man clamor. I go to them and touch them now, with a canfidence which almost signs in me. "Listen," I say, and touch their elbows or their arms or their hands.
  We all fall silent.
  We are one.
  No, no, no, no, no, no! Inner voices crying, deep down and gone into prisons beneath exteriors.
  We are looking at each other. We are Samuel Matthews and Raymond Moses and William Spaulding and Charles Evans and Forrest Cole and John Summers, and we say nothing but look upon each other and our white faces and shaking hands.
  We turn, as one, and look at the well.
  "Now," we say.
  No, no, six voices scream, hidden and layered down and stored forever.
  Our feet walk in the sand and it is as if a great hand with twelve fingers were moving across the hot sea bottom.
  We bend to the well, looking down. From the cool depths six faces peer back up at us.
  One by one we bend until our balance is gone, and one by one drop into the mouth and down through cool darkness into the cold waters.
  The sun sets. The stars wheel upon night sky. Far out, there is a wink of light. Another rocket coming, leaving red marks on space.
  I live in a well. I live like smoke in a well. Like vapor in a stone throat. Overhead I see the cold stars of night and morning, and I see the sun. And sometimes I sing old songs of this world when it was young. How can I tell you what I am when even I don't know? I cannot.
  I am simply waiting.
 
                                                          Ray Bradbury

Yerdeniz

Söz sessizlikte
Işık karanlıkta
Yaşam ölürken
Bomboş gökyüzünde
uçarken parlar atmaca
21 November

Kael Athilas - 1

    Tepelerin üstünden ve dağların altından geçtikten sonra derin vadiyi bulmustum. Yaklaşık olarak 20 metre genişliğindeki bu vadinin yer yer 1 km ye varan dik yamacları vardı. Yamaçlar o kadar diktiki tepeye baktığım zaman Hiç bir açıklık göremiyordum. Sanki bir vadide değildim de çok yüksek tavanlı bir tüneldeydim. Yer yer sarmaşıklarla ve çalılarla kaplı ortasında da vadinin tepesinden sızan suların olusturdugu bir dere bulunan bir yerdi burası. Ara sıra rastladığım kalın ağaç dallarından vadinin tepesinin sık bir ormanla kaplı olduğunu tahmin edebiliyordum. Bu aynı zamanda nasıl olup da bu vadinin hala keşfedilmemiş olduğunu ve neden bu vadiden sadece yıllar önce yok olmuş ya da modernleşip şehirlileşmiş bir kaç kabilenin efsanelerinde bahsedildiğini açıklıyordu. Derin vadi değildi bu yerin efsanelerdeki ismi. Bir kaç kabile Cesaret Yolu diğerleriyse Kahramanlar vadisi diyordu.
    Benim buraya giden yolu öğrendiğim Kuan Teakka kabilesinin bilgesi ise derin vadi ismini telaffuz ettigimde bir şey dememişti ilk başta. Sessizce gözlerimin içine bakmıştı. Gözlerinde bir boşluk vardı derin bir kuyu gibi gözüküyordu gözleri. Sonra o kuyudan bir şey yükselmeye başladı. Bir korku hissettim gözlerine bakarkan ama bu korkunun yaşlı adamın geçmişinde yaşadığı bir şeyden mi yoksa gelecekte olmasından korktuğu bir şeyden mi olduğunu anlayamadım. Birden ayağa kalktı ve kabilesine özgü bir dua olduğunu düşündüğüm bir şeyler söyleyerek garip bir dans yapmaya başladı. Dans ederken ara sıra elini belindeki torbalara atıp çeşitli hayvan parçalarını bazı bitkileri ve garip tozları yanında oturduğumuz ateşe atıyordu. Sarı mavi mor ve yeşil dumanlar çıkıyordu ateşten. Dumanların dağılmasını bekliyordum ama havada asılı kalıyordu bu dumanlar ve bilge dansıyla şekil veriyordu onlara. Transa girmiş gibiydim, çok etkileyici bir gösteriydi.
    Dumanlar gözlerimi yaşartıyordu ve odaklanmakta zorluk çekmeye başlıyordum yavaş yavaş. Bilincim kaymaya başlarken dumanların içine çekildiğimi hissettim. Evet şu anda kıtaya ilk geldiğimde uçağımın indiği ova köyündeydim. Ordan bir ipucu bulamamıştım ve bir sonraki kabileye doğru yola çıkmıştım. Üniversitedeki profesörümü zorla ikna ederek aldığım bilgilere uygun bir şekilde ilerlemeye devam ediyordum. Evet şimdi uçağımın bozulduğu ve düşmeye başladığı ormanın üstünde görüyordum kendimi. Bakımı yeni yapılmış olan uçağın nasıl olup da birden bozulduğunu anlayamıyordum. Bu soruna kafa yormayı bırakıp sağ kalmaya odakladım kendimi ormanın ortasındaki küçük bir araziye zorunlu iniş yaptım. Uçağın kullanılacak hali kalmamıştı ve bulmam gereken kabileden en azından onlarca kilometre uzaktaydım. Bu karmaşık oranın içinde yolumu bulup bulamayacağımdan emin değildim.
    Taşıyabileceğim kadar eşyayı yüklenip ormanda ilerlemeye başladım. Ne yazık ki bir çok değerli kaynak kitabımı enkazda bırakmak zorunda kalmıştım. Sadece profesör Sedat'ın yazmış olduğu ve derin vadiyi geçtikten sonra bulacağım mağaralarda hangi yolu izlemem gerektiğini anlatan günlüğü almıştım yanıma. Mısır'ın bir şehirindeki arka sokaklardan birine gizlenmiş bir sahafta bulduğum ve sahibine bana satması için çok büyük bir bedel ödediğim deli arap Abdul Alhazred'in yazmış olduğu ve şu anda adını anmak istemediğim ama araştırmalarımda bana ruhsal sağlığım pahasına bile olsa çok büyük yardımları dokunmuş olan kitabı bile enkazda bırakmak zorunda kaldım. Bu kitabı yakmayı düşündüm başka birinin şans eseri enkazı bulup ele geçirmemesi için ama kitabın dünya üstünde varolan belki de en son kopya olması ihtimali beni bu düşünceden vazgeçirdi. Ayrıca onun yanıp yanmayacağından emin olamamıyordum. Buna ek olarak kitapta bahsedilen eskilerden bazılarının benim onların anısına olan bu hakaretimden dolayı beni cezalandırmalarından korktum.
    Görüntü tekrar bulanıklaşmaya başladı ve ben yine dumanların farkına vardım kısa bir süre için. Şu an o kazanın olmasının üstünden yaklaşık 2-3 ay kadar bir zaman geçmiş durumdaydı. Bir dağın eteğindeki bir kabileden ormanın derinliklerinde yaşayan ve aşırı tutucu olmaları sayesinde kadim sırları ve gelenekleri hala en iyi hatırladıklarına inanılan Kuan Teakka kabilesinin öyküsünü dinliyordum. Ormanın içine doğru en az bir hafta suren bir yolculuk yapmak gerekiyordu. Bu yolculuğun en geç üçüncü gününden sonra benim farkıma varacaklarını ve beni izlemeye başlayacaklarını söyledi kabileden bir kadın. O andan itibaren yargılanmaya başlayacaktım ve eğer beni değersiz bulurlarsa ormanın içinde kaybolup ölmeme göz yumacaklardı. Hikayelerin on günden uzun süre ormanda dolaşan birinin artık ölmüş olduğunu söylediğini anlattı aynı kadın. Sonra çürümüş dişlerine aldırmadan kahkahalarla gülüp anlamadığım bir dilde bir şeyler söyledi. Kabiledekiler bu sözleri çevirmeye yanaşmadılar. Cadının kahkalarıyla üstüme saldığı lanete aldırış edemezdim bu saatten sonra, orman benim için tek çözümdü.
    Bugün ormana girişimin üstünden 15 gün geçmişti ve sonunda Kuan Teakka tarafından değerli biri olarak görülmüştüm. Dumanların karşışında oturmuş bilgenin dansını ve kendi hikayemi izliyordum. Şu ana baktığımı farkettim dumanaların içinde. Bilge dumanlarla bir hikaye örmeye devam ediyordu hala. Kael Athilas, dehşet vadisini geçtikten ve mağaraların deliliğine dayanabildikten sonra bir insanın, bir varlığın varabileceği en büyük ödül veya en korkunç ceza. Yıldız Dağı, Kael Athilas. Yaşlı bilge daha fazla bir şey anlatmadı dumanlarda bana Kael Athilas hakkında sadece mağaralara giden yolu gösterdi. Köyün kuzey ucundaki gizli bir dağ patikasından varılan geçitlerden geçtiğimi ve dağların gölgesinden ilerleyip yeraltı dehlizlerine girdiğimi gördüm. Bunlar normal bir insanın aklını kaybetmesine neden olabilecek denli karanlık ve karmaşık geçitlerdi. Buna rağmen Kael Athilas'ın önündeki son engel olan mağaralarla karşılaştırıldıklarında bir çocuk bahçesinden daha korkunç olmadıklarını hissettim.
    Duman dağılmaya başladı, yaşlı bilge karşımda oturuyordu. Bana daha fazla şey anlatmayacağını düşünüyordum, zaten yeterince şey anlatmıştı. Ama sonra konuşmaya başladı. Bana beni istersem hemen öldürebileceğini böylece beni bekleyen kadere çok daha az acı çekeceğimi söylüyordu. Beni öldürecekti ve bir tanrı olarak gömeceklerdi beni ve kabilesi var olduğu sürece ismimi yüceltip bana tapacaktı. Yüzüne baktığımda bu söylediklerinde samimi olduğunu görebiliyordum ancak artık kanım kaynıyordu, kendimin de dahil olduğu çok büyük bir sırrı çözmenin eşiğine gemişken bu teklifi kabul edemezdim. İlerlemeyi düşündüğüm yol gerçekten de yaşlı adamın bana dediği gibi beni çok büyük acılara sürükleyecekti belki ama buraya kadar gelmişken geri dönemezdim.
    Teklifini kabul etmediğimi söyledim yaşlı bilgeye. Asasını 2 kere yere vurdu. Kabilenin gençlerinden 4 tanesi yanımızda belirdi. Bir an için yaşlı adamın teklifinin aslında bir teklif olmamasından ve yolumun orada bitmesinden korktum. Sanırım bir tanrı olmak vardı kaderimde. Sorar bir şekilde baktım bilgenin yüzüne. Asasını tekrar yere vurdu ve kabul ayininin başlatılmasını söyledi. Dört kişi birden üstüme atladı elbiselerimi parçaladılar, kollarımı ayaklarımı tuttular ve beni yere yatırdılar. Biri bir bıçak çekti ve yaklaşmaya başladı bana. Bıçağı yüzüme doğru tuttu çok keskin gözüküyordu. Saçlarıma asıldı birden ve haşin bir şekilde şaçlarımı kesmeye başladı bıçakla. Canım acıyordu ama kesilen saçlarım olduğu için mutluydum.
    Diğerleri ise yaşlı bilgenin o sırada hazırlamış olduğu çeşitli renklerdeki macunları vücuduma sürmeye başlamışlardı. Saçlarım tamamen kesildiğinde vücudumun boyanması da bitmişti beni dizlerimin üstünde çökecek şekilde oturttular. Bilge karşımda ayakta durdu. Bir elinde bir şise öbür elinde ise saçlarımı kesen bıçak duruyordu. Şişedeki sıvıyı içti ve beklemeye başladı. Beklerken damarlarının şişmeye başladığını görüyordum. Şişmiş damarları garip bir mavilikle parlıyordu. Yavaş yavaş kasılmaya başlamıştı, gözleri bembeyaz gözüküyordu. Daha önce hiç bilmediğim ama şu anda her kelimesin anladığım bir dilde konuşmaya başladı. "Tanrıların yolunu reddeden ölülerin yolunu yürümek zorundadır" dedi. "Artık senin için çok geç umarım ölülerin yolundan geçersin ve ölürsün. Ölülerin yolunu geçip de sağ kalırsan ölü bir ülkedeki tek canlı olacaksın. Umarım ölülerin yolunda ölürsün. Ölülerin ülkesinde canlı olacağına umarım ölülerin yolunu bulamadan ölürsün"
    Bu sözleri söylerken vücudundan bir karanlık yayılmaya başlamış ve çadırı doldurmuştu. Yaşlı adamın asasını yere vurmasıyla bir anda beliren gençlerin çığlıklar atarak kaçtıklarını duydum ama karanlıkta damarları parlayan bilgeden başkasını göremiyordum. Bir ses daha vardı. Kaçmaya çalışanları takip eden hepsini teker teker yakalayıp susturan. "Ölülerin yoluna giren kaçamaz kaderinden. Kabilemden gençler senin peşinde olduğun ve senin peşinden gelen ölülere kurban edildiler. Yolun bağlandı artık. Lanetim üzerinde olsun, üstündeki lanetten büyük olamayacak olsa bile."
    Bunlar son sözleri oldu yaşlı adamın. Bıçağı tutan eli göğsüne doğru gitti ve bıçağı kaburgalarının arasına sapladı. Ben onun yere yığılmasını beklerken o bıçakla teker teker kaburgalarını parçaladı. Sonra bıçağı yere atıp sağ elini göğüs kafesine sorak kalbini vücudundan kopardı. Şok geçiriyordum kıpırdayamıyordum. Kalbi hala atmaya devam ediyordu ve kan pompalıyordu. Kalp atarken adamın damarlarındaki kabarıklık ve mavilik yok oluyordu yavaş yavaş. Sanki kalp hala adamın damarlarına bağlıydı ve vücudundaki kanı dışarı atıyordu. Kalbini tuttuğu sağ elini kafamın üstüne doğru uzattı. Kanlar yeni kazınmış olan kafamın üstüne oradan da boyanmış vücuduma akıyordu. Boyalı vücudum parlayan mavi bir renk kazanmıştı artık, midem bulanıyordu bayılmak istiyordum ama bayılamıyordum. Birden yaşlı adam sağ elini sıktı, kalbi parçalandı ve ölümü kabul edip yere yığıldı. Aynı anda ben de bayılmışım.
    Kendime geldiğimde etrafta kimse yoktu. Köy bomboştu. Yaşlı adamın bana dumanlarda tarif ettiği yolu takip ettim ve derin vadiyi buldum. 3 gündür bu vadiyi izliyorum. Artık vadinin sonuna geldim ve günlükte anlatılan mağaraların girişini buldum. Vadinin ortasından akan ve şükürler olsun ki içilebilir bir su kaynağı olan dereden mataralarımı doldururken kendi yansımamı gördüm suda. Yaşlı bilgenin kanı kafamın derisine kazınmış gibi gözüken ve benim 7 sene önce ilk defa farkına vardığım izleri iyice belirgin bir hale getirmişti. Çifte bir dairenin içinde duran 7 köşeli ve köşelerinin her birinde 7 şer tane göz olan bir yıldız ve yıldızın ortasında içinden çıkan ve yedi köşedeki yedi göze giderken 7 küçük damara ayrılan yedi tane damarın bağlı olduğu dikine duran bir göz.
    Tam sudan başımı kaldırırken sanki ortadaki gözün beni izlediğini hisseder gibi oldum. Sanırım akli dengen gittikçe bozulmaya başladı özellikle de Kuan Teakka bilgesinin yaptığı manyak intihar ayininden sonra. Sudaki dalgalanmalar bile halüsinasyonlar gösteriyor bana. Bir kez daha karanığa girerken bir an önce bu yolun sonuna varmaktan başka bir şey düşünemiyordum...

Rüya

Bu sabah yine garip bir rüya gördüm ancak hatırladıklarım sadece uzun bir rüyanın son anları. Aslında son anlarını da tam olarak hatırlamıyorum ama rüyanın sonlarının sürekli çalan ve benim de sürekli olarak daha sonra çalması için ayarladığım cep telefonum yüzünden saat 07:00 ile 08:25 arasında geçtiğini biliyorum.
 
Bir yerden bir yere gitmeye calışıyordum, kurtarmam gereken biri vardı ama nerede olduğunu bilmiyordum bu insanın. Bir yandan da gizlenmek zorundaydım insanlar kim olduğumu biliyordu benim ve beni engellemeye çalışıyorlardı. Bir olay olmustu buyuk ve korkutucu bir olay sanirim ve bu olay yüzünden olmak istediğim ve olmam gereken yerin çok uzağına düşmüştüm ve kaybolmuştum. Denizi takip edersem bir yerlere varabilecegimi umuyordum ama bundan tam da emin degildim.
 
Bir yandan da zaman kısıtlaması vardı. Bulundugum yerden gitmem gereken yere gitmem en azından 3-4 günümü alır gibi geliyordu bana ve en fazla bir iki günlük bir zamanımın olduğunu hissediyordum. Çaresizdim. bir yandan da sürekli uyandığım için kopmaya başlamıştım rüyadan. İlk bir iki uyanışımda devam ettirebildim rüyayı rahatça ama gittikçe bulanıklaşmaya başladı daha önce olmayan karakterler girmeye başladı rüyama.
 
Deniz kıyısında bir kaptana yardım ettim düşmanıma hizmet eden bir adamdı ve benim kim olduğumu anlamıştı ama beni ele vermiyordu bana yardım edecekti gemisiyle bir yerlere gidecektik boğazda olduğumuzu farkettim ama nerden çıktı istanbul ben kendimi o ana kadar bir anime kahramanı gibi hissediyordum. Hatta tam olarak söylemek gerekirse rüyayı görürken bile gördügüm rüyanın Scrapped Princess de Shannon'un o yasaklanmış büyünün kullanımından sonra Pacifica yı aradığı sahnelerin benim bilincaltımda olusturduğu bir yansıması olduğunu düşünüyordum. Sonunu merak ediyordum cidden ama telefon çaldıkça kaybettim sonunu ve iyice unuttum başını.
 
Netlik kalmadı, sanırım son anlarda rüyasız bir uyku uyudum, uyandım ve işe gittim.
 
Ve bunlar kaldı aklımda.
15 November

Hasta pis hasta

Her zamanki gunlerden birinden bir gun bir cocuk uyurken yatağında hasta olmuş. Sabah saati çalmış okula gidecekmiş uyanamamış annesi gelmiş kalk lan topoş okula geç kalıyosuuuun derken çocuğun annesine de hastalık bulasmış. ama çocuğun annesi hastalığın bulaştığının farkına varmamış çünkü tavuk gibi olan hastalık kuluçkaya yatmış önce. Bir hafta kuluçkada kalmış. Bu kuluçka zarfında annesi çocuğu okula göndermiş çünkü derslerinden geri kalmasını istemiyormuş. Ama annesinin bilmediği şey çcouğun hastalığının okuldaki çocuklarda da kuluçkaya yatacağı ve bir hafta içinde onların da hasta olacağıydı.
   Aslında çocuk hastaydı ama en çök özlediği şey şöyle güzel bir pastaydı. Akşam annesinin getirdiği çorbalarsa hep yassı bir tastaydı. Annesinin bir arkadaşıysa uzun süreden beri yastaydı ve bu hatalıkla birlikte yasta kalmanın ne kadar anlamsız olduğunun farkına varıp 12 seneden sonra evinden dışarı çıkmaya karar verdi. Yasa girmesine sebep olan olayı hatırlamaya çalıştı ortaköy meydanında abla buyur yerin hazır diyerek kendisini kahvehanelerine çağıran adamları dinleyerek. Hatırlayamadı yas sebebini sonra dank etti birden kafasına aslında yasa girmeyecekti o, onun bir yere gireceği de yoktu, mevsimlerden yaza giriyorlardı ve o tamamen yanlış anlayıp yasa girmişti. Bu 12 senelik süre boyunca nasıl bir aptallık yaptığının farkına vardı. Yasa girisinin 3. yılında kocası artık onun etrafına yaydığı karamsarlık ve uzuntuye dayanamayıp evi terk etmişti ve şimdi onun nerde olduğu hakkında hiç bir fikri yoktu.
    Bu arada kadının düşünceli bir şekilde önünden geçmekte olduğu kahvehanelerden birinde bir adam oturmaktaydı. Uzun boylu kır saçlı ince ve düşünceli bir adamdı. Bir okulda öğretmenlik yapıyordu. Bir lisede, boğaza tepeden bakan bir lisede. Ara sıra da çocukluğundan beri hep huzur bulduğu, evet evet buyur abi yerin hazır diyen adamlara rağmen huzur bulabildiği ortaköy meydanına gelip çay içiyor, ondan sonra beşiktaşa yürüyor ordan bir vapura binip kadıköye gidiyordu. Kadıköyde sevdiği bir şey yoktu aslında
 belki küçüklüğüm burada geçseydi burayı tercih ederdim ortaköye ama tercih etmiyorum. En iyisi burdan tekrar bir vapura atlamak ve karaköye geçmek ordan balık tutan adamların oltalarına takılmamaya çalışarak eminönüne ve ordan da ver elini sultanahmet. Evet yapmak en güzeli bunu dedi karaköy vapurna binerken.
    Vapur o günkü onuncu seferini yaparken karaköy alt geçitte saatler çalıyordu. Korkunç ve sinir bozucu dı dı dı dıt sesleri alt geçitte yankılanıyordu. Alt geçitteki elektronik eşya satan dükkanlardan birinde çalışan bir esnaf yaklaşık 9 yıldır burada olduğu için artık bu seslere alışmıştı. Duymuyordu bu sesleri, ara sıra farkına varıyordu ama her şey başıma gelenlerden daha iyidir diyordu. Bu sesler bile meleklerin şarkıları gibi geliyor bana yaşadıklarımdan sonra. Arkadaşları arkasından dalga geçiyordu kendini böyle acındırdığı için. Geri zekalı ne güzel bir yaşamı vardı ve hala da çok güzel bir yaşamı var takılmış kalmış bi noktaya devam edemiyor hayatına.
    Adam çok daraldığında tüneldeki dükkandan çıkar tünele binerdi istiklale çıkığ bir kahve içerdi. Her seferinde farklı bir yerde otururdu ama her oturduğu yer hüzün kahvesi olurdu onun için. Kahvesini içer yanında tek bir sigarayla. Derin nefesler çeker sigarasından yoğun dumanları kendisindeki durgunluk ve huzunle yukler ve yavaşça nefes verirdi. Duman ağır basardı havadan ağzından bir şelale gibi dökülüp yere akardı. Her seferinde farklı bir yere gitmesine rağmen garsonların ve büfecilerin ve kafe sahiplerinin hepsi tanırdı onu. Hepsi sıranın onlara gelmesini beklerdi. Bir gün kendi mekanlarıda hüzün kahvesi olacaktı sırası gelince. Hüzün ve istiklal ve ağır ağır tek bir sigara içen adam. Bir efsane olmuştu ama bunun ne kendisi farkındaydı ne de bütün gün boyunca alt geçitte saat seslerinin yankısını dinleyen karaköy esnafı.
    Çıktı ve tünele doğru yürümeye başladı. Genç insanlar çocuklar görüyordu etrafında. okullar dağılmıştı ve çocuklar evlerine dönmeye çalışıyorlardı. Of lan iyiki atlattık çocukluğu dedi kendi kendine. Ne çekilmez işti o öyle milyon tane insan sik sik ederdi başımızda sürekli. Derken gözü bir çocuğa takıldı, bembeyaz gözüküyordu çocuk belli ki hastaydı. Yanına yaklaştı iyi misin diye sordu. Çocuğun ağzından bir sayıklama çıktı ama adam çocuğun hasta mı pasta mı dediğini anlayamadı. Çocuğu hastaneye götürmeye çalışırken çocuğun bayılmadan önce söylediği son sözler çınladı kafasında ama farklı bir şekilde. Yasta yasta yasta...
    Telefon çaldı birden bire evde ve kuluçkanın 1. gününde. Sakin sakin gitti telefona ve buyrum ben bilmemne hanım diye açtı telefonu. bir adam konuşuyordu. Taksim ilk yardım hastanesinde olduğunu ve çocuğunun da orda kendisiyle birlikte bulunduğunu söylüyordu. Bir süre algılayamadı sonra panik oldu hemen geliyorum ühü ühü dedi. Kocasını aradı, eminönünden sultanahmete yürüdüğünü öğrendi ve hemen hastaneye gitmesini söyledi ona, sonra bir arkadasini aradı. Martı seslerinin arasından arkadaşının ortaköydeyim hemen geliyorum seni alıyım birlikte gideriz dediğini duydu. Hastaneye aynı anda vardılar kuluçkanın 1. günündeki kadın, uzun boylu kır saçlı ince ve düşünceli adam ve yastan o gün çıkmış olan kadın. kısaca selamlaştılar ve hemen danışmadan çocuğun odasını öğrendiler. O sırada doktor da onlara çocuğun durumunun iyi olduğunu anlatmaya çalışıyordu.
    Kapıyı açılar ve çocuğun uzanmakta olduğu odaya girdiler. Anne ve baba rollerini oynayan iki insan hemen çocuklarının yanına koşarken diğer kadın ve çocuğu bulan adam birbirlerine bakıp donakaldılar. 9 sene geçmişti birbirlerini görmeyeli. Hüzün dolu adamın içinden bütün hüznü gözyaşları halinde boşaldı ve kendini boşu boşuna yasa boğmuş olan kadının içi mutlulukla doldu kaybettiği kocasını tekrar bulunca. Çocuk da uyandı bu sırada ve hepsi mutlu bir şekilde sarıldılar.

Aksiyon dolu her saniye

Sessiz geçen bir gecenin ardindan alarm sesleriyle uyandı. Etrafta bir koşuşturmaca vardı. Gözlerini açmayı denedi 1d20 attı 3 geldi açamadı. Uyumaya devam etti. Ama alarm sesleri ve koşuşturmaca devam ediyordu. Gözlerini açmayı denemedi bu sefer, elini sağ yanında durduğunu düşündüğü saatine doğru salladı en azından alarm seslerini durdurabilmek için. Koşuşturanlarla daha sonra da ilgilenebilirim dedi.
Daha halen yarım uyku halinde olduğu için atak gücüne aldığı -3 penaltı yüzünden saati tutturamadı. Zindan efendisine seslenerek "Tek atak yapıcam" dedi "ikinci elimle atak yapmyorum" konstantre oldu insiyatif elinde olmasına rağmen turun sonunu bekledi, sakince elini uzattı saate, yakalamaya çalıştı onu ve yakaladığından emin olduktan sonra takla atarak yataktan indi ve taklanın vermiş olduğu hareket enerjisinin neredeyse tümünü saati tuttuğu koluna yönlendirdi. Heyecanla 20 lik zarı aldı eline, çalkaladı ve bakmadan fırlattı, masanın ustunde yuvarlandı bir süre zar ve yavaşladı yuvarlanması gittikçe, yavaşladı ve tam üç gelecekken bir gıdım daha döndü.
"Ondokuuuuuuuuuz beeee!" diye havaya zıpladı. Bu sırada havada uçmakta olan saat zarın ondokuz gelmesiyle aynı anda duvarla buluştu ve kritik bir darbe olarak duvarda paramparça oldu. Çıkarmakta olduğu alarm sesi de doğal olrak son buldu.
İki işi birden yapmış olmanın verdigği mutluluk vardı uykulu yüzünde. Tekrar gözlerini açmayı denedi. Kendine güveniyordu bu sefer, "Abi yataktan taklayla kalkmayı becerdikten sonra ne ki gözünü açmak" diye geçirdi aklından. Ama göz önünde bulundurmadığı br şey vardı. Zindan efendisi oyuncunun başına çok daha fazla sorun çıkartmasını beklediği alarm sesinin bu kadar çabuk mağlup edilmesinden dolayı oyuncuya gıcık olmuştu. Gözlerini açtırmak için bir zar atmasını istedi. Bir an bir gerginlik oldu oyuncuyla zindan efendisi arasında. "Abi tamam, peki atarım zar ama bari 18-20 crit bıçak verseydin bana" dedi oyuncu. Zindan efendisi "Haklısın vermem lazım ama götüm ben vermiyom" dedi. Hay koyayım sana da efendiliğine de diyerek zarı attı oyuncu. 3 geldi ve hem gözlerini açamadı hem de yerde uyuya kaldı.
10 August

Çaylak

Her şey en başta çok normaldi. Ben küçük bir çocuktum, bir sirkte çalışıyordum, Michael da bana bakıyordu. Çok küçüktüm o zamanlar, filleri temizlemek en sevdiğim işti. Büyüdükçe gösterilerde çıraklık yapmaya başladım. Artık Micheal kendi başımın çaresine bakabileceğimi düşündüğü için ara sıra sirkten uzaklaşıp kendi deyimiyle bazı özel işleriyle ilgileniyordu. Bir süre ne umursadım ne de merak ettim bu özel işleri. Her ne kadar gösterilerde çıraklık yapsam da hala aklı hiç bir şeye ermeyen bir çocuktum ben.
 
Yavaş yavaş büyümeye devam ettim, sirkimiz bir o şehir bir bu şehir dolaşıp gösteriler yapıyordu. Ben 13 yaşıma gelmiştim, artık çıraklıktan çıkmak üzereydim. Bıçak kullanmada ustalaşıyordum gittikçe, seyirciler benim yaşımda bir çoçuğun 20 adımdan hedefi tam ortadan vurduğunu görünce deliler gibi tezahürat yapıyorlardı.
 
Atıcılıktaki becerilerim kadar akrobatik alanda da ustalaşmıştım, havada taklalar atıp yere konmak benim için yürümek kadar doğaldı neredeyse.
 
Kısacası küçüktüm, sirkteydim, aklım hiç bir şeye ermiyordu ve mutluydum...
 
15 yaşıma doğru artık Michael sürekli sirkten uzaklaşır olmuştu, benimle ilgilenmediği için üzüldüğümü düşünebilirsiniz, babam yerine koyuyordum onu ve babamın ilgisini kaybetmek o yaşta beni üzüyordu. Michael'ın beni hala sevdiğini biliyordum yine de, en azından kendince yokluğunu affettirebilmek için bana her geri döndüğünde hediyeler getiriyordu. Hediyeler getiriyordu getirmesine ama bazen hırpalanmış bir şekilde geri dönüyordu ve günlerce yataktan çıkamıyordu.
 
Ne olup bittiğini öğrenmem gerektiğine karar verdim. Biraz çelimsiz bir çoçuktum aslında fazla dikkat çekmek istemezsem kendimi kolaylıkla sirkteki çadırların karavanların veya sağda solda duran sandıkların arasına gizleyebilirdim ve hiç kimse ben istemediğim süree beni farketmezdi. bir gece Michael bana bir kaç hafta için uzaklaşacağını söyledi kendisinden bir şeyler isteyip istemediğimi sordu. İçimden geçen "Michael ne işler çeviriyorsun" sorusunu zor bastırdım. Bu soruyu sorarsam cevap alamayacağımı biliyordum çünkü. Eğer bu sorunun cevabını istiyorsam bunu kendim bulmalıydım.
 
Michael'ın sirkten ayrılacağı gün ben de eşyalarımı hazırlamıştım. Bir kaç günlük yiyecek, siyah ve hafif bir cüppe, Micheal'ın bana 14 yaşıma geldiğimde hediye ettiği uzun bıçak ve gösterilerde kullandığım bir kaç dandik bıçağı alarak Michael'in ardından yola koyuldum.
 
Gölgelerden gölgelere kayarak Michael'ı takip etmeye başladım. Kalbim güm güm atıyordu. Kaç senedir tanıdığım baba dediğim adamı takip ediyordum, heyecanlanmamı gerektiren bir şey yoktu aslında...
 
Ne kadar da yanılmışım. O gece hayatımın değişeceğini bilsem yine de Michael'ı takip eder miydim acaba sorusuna bugün bile cevap veremiyorum.
 
 
20 July

Peki ya böyle bir şey olsa

PS: Bu sorudaki Irmaklar'ın gerçek yaşamdaki Irmak ile hiç bir alakası yoktur. Herhangi bir benzerlik sadece tesadüf eseridir.
 
Mesela ben evde oturuyorum,
Evde yalnizim annemle tatile gitmiş, Irmak'ı çağırıyorum FRP oynayalım diye.
Allah gelirim abi diyip geliyo.
Ama bi gariplik var bunda, "Nedir abi iyi misin" diyorum "Ha ha iyiyim abi hadi başlıyalım" diyo.
Oynamaya başlıyorum, oyunun bi yerinde bir adamı rehin alıp kulağını kesiyorum. Irmak zarları atıyo "Tamam kestin, zaten adamı yakalamıştın" diyor ve cebinden çıkardığı hala kanlı olan bir kulağı bana veriyo.
"OOOOOOOOLUUUUUUUM BU NE LAAAAAN" diye panikle yere atıyorum kulağı. "Kulak işte, kesiyorum demedin mi?" diyo.
Sonra birden o yüzündeki sakinlik gidiyo, ağlamaya başlıyo, "Ben birini öldürdüm inanmazsın diye kesip kulağını getirdim yardım et bana cesetten kurtulmamız lazım" diyo.
 
Naparım ben böyle bir şey olsa, ha naparim?
8 July

Gerçeği Gölgeleyen Uyku

          Karanlık, karanlığın içinde bir adam, sıcak ve havasız bir oda. Adam yatağın içinde yorganına sarılmış, yorganın dışı çok soğuk geliyor ona. Oda aynı oda. Senelerdir icinde uyandiğı ve korkunç kabuslarından kurtulduğu oda. Bir gece daha bitmiş ve yeniden sabah gelmiş. Perdelerin arkasından güneş ışığını hissediyor.Artık uyanmaya başladığı için odanın aslında karanlık olmadığını fark ediyor.
          Kabusları geliyor aklına yatağın içinde dönerken. Uykunun son demleri, gerçek ve uyku yaklaşıyor birbirine, ve uyku ve kabuslar uzaklaşıyor adamdan. Gözlerini açıyor, tavana bakıyor. Sonra kafasını çevirip cama bakıyor, kapalı perdelerin arkasındaki sahili canlandırıyor gözlerinin önünde. Sahilde bir evde yaşıyor ve her gece kabus görüyor adam.
          Yalnız kalmayı seviyor, değişimden hoşlanmıyor. O yüzden herkesten uzaklaşmayı seçmiş. Kendini bildi bileli sahildeki bu evde yaşıyor. Kendi kendine yetiyor. Geleni gideni yok, zaten bu soğuk sahile kim gelmek ister ki. Yatağı sıcak yine de bütün gün esen soğuk rüzgara rağmen. Oturuyor önce yatağında ve sonra ayağa kalkıp giyiniyor, sıcak, rahat yatağını terk ediyor.
          Bezmiş, hayattan bıkmış. Burada,yaşadığı odada, soğuk denize bakan bu odada mutlu. Birazdan gidip perlederi açacak, her gün yaptığı gibi, sonra camları açacak içine kabuslarının çığlıklarının sindiği, gece boyu döktüğü terlerle boğuklaşmış havayı dışarı salacak. Yerine serin rüzgarı alacak, belki üstüne bir şeyler daha giyecek ve dalgaları izleyecek.
          Bu sakinliği, huzuru hiç bir şeye değişmek istemiyor. Ama yine de kabus görüyor.
          Her gece çoktan vazgeçmiş olduğu şeyleri görüyor. İnsanlar, kalabalık, büyük ve karman çorman şehirler. Yoruluyor uyudukça. Sahte kahkahalar çınlıyor, sahte gülüşler görüyor etrafında. Bir ayna görüyor
rüyasında gördüğü bir barın tuvaletinde, aynaya bakıyor ve sırıtıyor. "Harikayım bu gece".
          Masaya sırıtarak dönüyor, kendini gecenin yıldızı olarak görüyor. Yerine oturuyor çevik bir hareketle. İnsanları dinliyor bir kaç saniye, "Çok sıkıcısınız yine" diye düşünüp konuya dalıyor "Abi, onu bırakta..."
          Hatırladıklarının getirdiği kusma hissini alıp götürüyor serin rüzgar. Uyku, uyumak. Nasıl olur da bu kadar yorucu olabilir uyumak. Aynaya doğru ilerliyor, kendine bakıyor, kendini görebiliyor bu aynada maskesiz. Sahil kenarındaki bu odada maskeye ihtiyaci yok rüyalarının aksine. Rüyalarında kendisi gibi olamıyor, herkese hükmetmek istiyor, sürekli oyunlar oynuyor, tuzaklar kuruyor, adilik yapmaktan zevk alıyor. Hiç rahatsız olmuyor böyle davandığı için. Herkes böyle oynuyor, herkes bunu yapıyor. Aynaya bakıyor, gözlerinin içinde kendini görüyor.
          "Abi daha takılsaydık. Saat daha çok erken"
          Daha çok erken, nereye gidiyorsun? Daha sabaha kadar kabus göreceksin.
          Midem bulanıyor. Ayakta durmakta zorlanıyorum. Keşke biraz daha içseydik. Daha rahat olurdum o zaman. Eve gitmek istiyorum. Keşke Cihangir'de bir evim olsaydı. Çok yorucu geceleri eve dönmek. Gözlerim kapanıyor, yardım etsin biri bana. Uyumamalıyım, uyumak istemiyorum bıktım artık kabuslardan. Lütfen biri evime götürsün beni. Yalnızlık. Nefret ediyorum yalnızlıktan...
          Pencereden dalgaları seyrederken güneşin yavaş yavaş ilerleyip geceyi peşinden sürüklediğini ancak bir anda esen soğuk rüzgardan ürperince farkediyor. Geri dönüyor yatağına bakıyor. Uykusu geliyor. Pencereyi kapatıp perdeyi cekiyor. Yine karanlıkta ve birazdan uyuyacak, kabullenmiş göreceği kabusları şimdiden.
          Yatağına doğru ilerlerken bir gece önce gördüğü kabusu hatırlamaya çalışıyor. Kalabalık, gürültü, insanlar ve kırmızı bir ışık geliyor sadece aklına.Ev, eve gitmeye çalışıyordum herhalde. Varabildim mi hiç hatırlamıyorum. Soyunuyor ve yavaşça uzanıyor.
          Ve uyku...
          Sabah, aydınlık bir oda, yatağın içinde bir adam.
          Uyanıyor, gözlerini açıyor ve şaşkınlıkla tavana bakıyor.
          Artık uyurken yorulmayacağını biliyor.
          Artık aradığı yalnızlığı bulduğunu biliyor.
          Artık mutlu...

Ben aptal mıyım?

Size soruyorum, ben aptal mıyım?
Neden bu alet yazdığım yazının yarısını kaydetmemeyi seçti?
Yoksa ben aptal mıyım, ben mi beceremedim?
Ben mi aptalım, msn mi aptal?