| 個人檔案Shin Seiki相片部落格清單 | 說明 |
|
|
25 August Kael Athilas - 2Yedi yıl geçti karanlığa düşüşümün üstünden. Yedi yıl geçti deliliğin sınırlarında dolaşmaya başlamamın üstünden. Yedi yıl geçti ve aydınlığa vardım tekrardan. Yeraltında karanlıkta kabuslarla geçen koskocaman yedi yıl, gözlerimden vazgeçtim karanlığın içinden geçerken ve yeni bir görüş kazandım bunun sayesinde. Bilinen renkleri kaybettim, beyazı, sarıyı, yeşili ve maviyi. Artık seslerin renklerini görüyorum, kokuların renklerini görüyorum, rüzgarın rengini görüyorum ve eskiden görebildiğim renklerden sadece kanın tadının rengi kaldı, kırmızı bordomsu koyu kırmızı yapışkan yoğun ağır ağır akan kırmızı. Mağaralarda bulduğum hayvanların damarlarında akan renk, susuzluğumu gideren renk.
Neye dönüştüğümü bilemiyorum geçen yedi sene içerisinde. İnsan diye adlandırdığım bir şey olduğumu biliyorum buraya geldiğimde. En azından bir insan postuna bürünmüştüm. Atalarımın zayıflatılmış kanından türemiş zavallı bir yaşam biçiminin içinde saklanmak için doğmayı beklemek zorunda kaldım yüzyıllardır. Ve doğdum ve kaderim beni olmam gereken, içinden geçip özümsemem gereken karanlıklara çekti. Artık kim olduğumu bilmesemde içimde her şeyin bir sona yaklaştığına dair bir his var. Karanlıktaydım ve aklımı, insan aklımı kaybettim sonunda, olması gerektiği gibi. Ancak bundan sonra gerçek akıl beni bulacaktı ve bana kim olduğumu anlatacaktı. Yedi yıl sonunda karanlık kalkmaya başlıyor artık, artık korkarak ışık aradığım tünelleri evim gibi benimsedim. Artık girdiğim bu lanet delikten nasıl çıkacağımı biliyorum.
Kendi kararlarımı verdiğimi düşünüyordum seneler önce. Üniversitede bulduğum eski bir dille yazılmış bir kitaptaki bir resim dikkatimi cekmisti. Tanıdık geliyordu bu şekil bana ama ne zaman odaklanmaya çalışşam ona başıma ağrılar giriyordu. Kargacık burgacık yazılarla yazılmış bir kitaptı ve kesinlikle yazılardan hic bir sey anlamıyordum. Kütüphaneye sabah girmis olmama rağmen başımı kaldırdığımda havanın kararmış olduğunu gördüm. Arkamda bir adam duruyordu, bana ve bakmakta olduğum kitaba konsantre olmuştu o da. Bir süre baktıktan sonra "Benden başka bu dili okuyabilecek birilerinin İstanbul'da bulunduğunu duysam, hayatta inanmazdım" dedi. Ben şaşkın şaşkın bakmaktan başka bir şey yapamadım.
"Özür dilerim, kabalık ediyorum kendimi tanıtmadım, ben Profesör Sedat Yıldız, eski medeniyetlerin dilleri hakkında araştırmalar yapıyorum." Yaklaştı ve önümde tuttuğum kitabı eline aldı. "Bunun sizin elinize geçmiş olması ne kadar enteresan. Bu dili kimden öğrendiniz acaba?" O anda konuşmanın başından beri hiç bir şey söylememiş olduğumun farkına vardım. "Ben, bilmiyorum. Sadece o resim bana bir şeyler çağrıştırıyor, yazıları okuyamıyorum." Profesör Sedat'ın yüzünde bir gülümseme yayıldı ve bana "Peki öğrenmek ister misin bu dili okuyabilmeyi?" diye sordu. "Evet, isterim" dediğini duydum bir sesin ve bunun kendi sesim olduğunu farkettim. Sonra bir an düşündüm ve "Evet, kesinlikle isterim." dedim.
Profesör Sedat bir sene kadar bana kaybolmuş Afrika uygarlıklarının dillerini öğretti. Ancak bunlardan hiçbiri onunla tanıştığıum gün okuduğum yazıtı anlamama yetmiyordu. Yeni bir dilde ilerlemeye başladığımda hemen o yazıta geri dönüyor ve bir şeyler anlamaya çalışıyordum. Hangi dille incelersem inceleyeyim, o şekille ilgili çok az bilgi edinebiliyordum. Bunlar da genelde "yaşamın başlangıcı", "yüce" ve "tanrı" gibi antik mitolojik eserlerin çoğundan çıkarılabilecek anlamlar oluyordu. O şekilde çok daha büyük bir gizemin yattığının farkındaydım. Profesör Sedat bu sırrı çözmeme yarayacak dili ya bilmiyordu ya da bir sebepten dolayı onu kendine saklamak istiyordu. Bir senenin sonunda beni evinde yemeğe çağırdı. Halen bana bir şeler öğretiyor olmasına rağmen ona olan inancım gittikçe azalıyordu. Güzel bir şarap açtı ve şömine başında konuşmaya başladık. "Seninle çalışmaya başlamamızın üstünden bir sene geçti. Sana bildiğim dillerin senin işine yarayacak olanlarını elimden geldiğince öğrettim. Ama...". Duraksadı ve ateşe bakmaya başladı. bir an için odanın içinde değildi sanki, aklı başka bir yere gitmişti. "Devam edin lütfen profesör" dedim onun düşüncelerini bölmeye cesaret ederek. "Ama" dedi tekrardan "bu öğrettiklerimin hiç biri senin aradığın gizemi çözmene tam olarak yardımcı olacak şeyler değildi. Asıl amacım seni bu lanetli kabilenin simgesinden uzaklaştırmaktı. Kendime söz vermiştim seni ilk gördüğüm gün, eğer bir sene içinde seni bu hevesten vazgeçiremezsem seni daha fazla engellemeyektim. Sanırım kütüphaneye gittiğin gün sen bu yazıtı okumayı seçmedin ama o senin kendisini okumanı seçti." Şaşkındım, profesörün ne kadar içtiğini düşündüm son sözlerinin üstüne. Hayır daha falza içmemişti, ikinci kadeh şarabına yeni başlamaktaydı, yine de bir kitabın bir insanı seçmesi gibi saçma sapan bir şeyden bahsediyordu.
"Bir süre için buralardan uzakta olacağım ben, ama gitmeden sana bir iyilik yapıp aradığın sırların anahtarını vereceğim sana." Dedi ve masanın ustune eski asma kilitleri açmak için kullanılan türde bir anahtar bıraktı. "Bu benim çatı kaıtındaki özel kütüphanemin anahtarı. Orada bu dille ilgili notlari aldigim bir sürü not defteri bulacaksın. Ben yokken istediğin kadar evimde kalıp incelemelerine devam edebilirsin."
Afallamıştım ve bir yandan da çok sevinmiştim. O heyecanla anahtarı kaptığıö gibi çatı katına doğru yöneldim. Arkamda profesörün beni takip eden ayak seslerini duyuyordum. Anahtari deliğe sokarken parmakların titriyordu. Heyecanla kapıyı sonuna kadar ittim ve gizli kütüphaneye girdim. Binlerce kitap vardı burda, hangilerinin işime yarayacağını sormak için profesöre döndüm. Ama arkamda değildi profesör. Seslendim ona bir cevap alamadım. Yemek masaına döndüm sadece tek bir kadeh ve tek bir servis vardı. Bütün evde aramama rağmen profesörü bulamadım. Hayatıma bir anda girdiği gibi bir anda evinin sorumluluğunu da bana bırakarak çıkmıştı hayatımdan.
3 May siz ne yapardınız?Sabah kalktığımda rezil bir haldeydim, uzun süredir uykusuz kaldığım için dün akşam insan gibi saat 11 de yatıyım dedim. Biraz geçirdim planladığım saati ama saat 12 ye çeyrek kala yatağıma girmiş ve yorganımı üstüme çekmiştim. Tahminen 12 gibi uyuyakaldım, insan ne zaman uyuduğunu hatırlamıyor sonuçta. Ama evin yakınındaki kilisedeki çanın gece 12 de çaldığını hatırlayıp da saat ortalarındaki çalışını hatırlamadığıma göre demek ki saat yarım olmadan uyumuş olmalıyım.
Sabah 9 gibi kalktım saati susturdum, 9:10 geçe kalktım saati susturdum, bu onar dakikalık aralıklarla devam etti ve saat 9:50 gibi kendimi yatağın dışına anca atabildim. Mutfağa gittim çay koydum kendime, kek yedim kahvaltıda. Gazeteleri okur gibi yaptım, hala kendime gelememiştim. Gazatenin iç sayfalarında bir haber dikkatimi çekti. Aslında tam da dikkatimi çektiği söylenemez en azından baktığım anda çektiği söylenemez. Gün içinde olan bazı olaylar hatırlattı bana sabah gazatedeki haberi. Hatırlamamış olsam belki çok daha iyi olacaktı ama olmamış bir şey hakkında keşkelerle belkilerle fikir yürütmeyi hiç bir zaman sevmemişimdir. Yine de kafamın içinde milyon tane alternatif senaryo dönüyor her şey hakkında.
En sonunda 10:30 gibi kalkıp dışarı çıktım. Çok soğuk bir nisan ayından sonra çok soğuk bir mayıs ayı başlamıştı. Ozon tabakasındaki delik geldi aklıma, acaba ozon üreten bi fabrika olsa kapatabilir miyiz diye düşündüm, bu fabrika var olursa kesinlikle kapısı açık kalan buzdolabının odayı soğutmak yerine ısıttığı gibi o da yararlı olacağına zararlı olurdu. O yüzden bu fabrikanın yörüngede olması ve güneş enerjisiyle çalışması gerektiğine karar verdim. Herhangi bir atık üretirse de bunları uzaya gönderebilir dedim kendi kendime. Gözüme bizim mavi gezegen ve arkasından yörüngedeki tesisten çıkan dumanlar falan geldi, arabaya benzettim dünyayı yörüngedeki fabrikalar da egzostu olacaktı.
Yine dikkatim dağıldı bu noktada ve bir süre egzost mu eksgost mu yoksa egzos mu diye düşünmeye başladım. Exhaust dan geliyor herhalde dedim kendi kendime tam emin olamadığım için yanılma payı bırakarak. Kadıköy yakınındaki egzost mahallesi geldi sonra, lisedeki bir arkadaşıma giderken minibüsle geçerdim önünden...
Hala konunun çok dışındayım özetlemek gerekirse sabah bok gibi kalktım ve gün içinde başıma gazetede gördüğüm haberle ilgili bir şey geldi.
Sahilde bir çay daha içtim, önümde bir gazete vardı. Sanırım evdekiyle aynı gazete. Bu sefer de manzarayı izlemeye yoğunlaştığım için gazeteyi okur gibi yaptım. Sanırım sabah gördüğüm haber bilincimin kıyısındaki yerine biraz daha yerleşti. Hatta hafiften zorlamaya başladı, dikkatimi çekmeye çalışıyodu ama oturduğum yerin yakınından geçen kızlara bakmaya çalışırken denediği için çabalarının pek de başarılı olduğunu söyleyemeceğim. Belki yaşamımı baştan sona değiştirecek bir olaydı ama bana doğru zamanda yaklaşması gerektiğini farketmiyordu hala.
Hesabı ödedim ara sokaklara daldım. Önce Tünel'e kadar yürüyecektim. Ondan sonra da kafama göre bir film bulacaktım. Yürüdüm yürüdüm, durdum ara sıra, sağa sola binalara baktım. Bir buçuk saat gibi bir zamanda sinemaların oraya geldim. Aylardır sinemaya girmediğimden her film yeniydi benim için. dört tane aday film belirledim zar attim, çıkan filmi beğenmedim zarın sonucunda ve istediğim film gelene kadar tekrar tekrar attım zarı. Geldi sonunda, işi şansa bırakmam iyi oldu diyerek girip biletimi aldım ve beklemeye başladım salonun girişinde.
Büfede satılanlara baktım, bekleyen insanlara baktım, hafta içi ve saat bir buçuk civarıydı. Bomboştu bekleme salonu neredeyse. Okulu kırdıkları belli olan bir grup vardı. Çok gürültü yapıyolardı ama daha sinema salonunun kapısı kapalı olduğu için içeri de giremiyordum. Sinirli sinirli iki tur attım çevrelerinde rahatsız olduğumu anlayıp belki susarlar diye ama lisede insanın ne kadar salak olduğunu hala hatırlıyorum ve tabiki benim attığım turlardan hiç bir şey anlamadılar. Sadece ben yakınlardan geçerken yeni bir kaç küfür öğrendim onlardan.
Ne yapsam diye düşünürken masalardan birinin üstünde kimseye ait değilmiş gibi duran bir gazete gördüm. Aldım okumaya çalıştım ama liselilerin muhabbeti artık iyice çığırından çıkmıştı. Bir kaç sayfa çevirdim. Bir haber gördüm, önemli bir şey olmalı herhalde çünkü daha önce okuyan kişi gazeteyi kırmızı kalemle çembere almıştı bu haberi. Tam ne olduğuna daha iyi bakmaya karar verdiğim anda salona izleyicileri almaya başladılar gazeteyi bir kenara bıraktım hızlıca ve hemen içeri girdim. Ama ne yazık ki hemen ardımdan geri zekalı liseliler de girdiler salona ve muhabbetlerini film başlayana kadar ve hatta film sırasında devam ettirdiler. Susturmayı düşündüm ama yeni öğrendiğim küfürlere malzeme olmak istemediğim için susmayı tercih ettim.
Film bitti sonunda. Film mi kötüydü yoksa ben mi çok sinirliydim niçin bilmiyorum ama hayatımda bir filmde bu kadar sıkıldığımı hatırlamıyorum. Hava sarılaşmaya başlamıştı dışarı çıktığımda. Yemek yemeliyim dedim kendi kendime ama sonra oturup bir yerde düzgün bir yemek yemektense Nevizadeye gidip akşam üstü güneşinin keyfine bira ve patates keyfini de katayım diye düşündüm.
Oturdum keyfimi yaptım, yine geleni geçeni izledim. İnsanlar çok dertsiz gözüküyordu, mutlu mutlu biralarını içip muhabbet ediyorlardı. Ben de takıldım bu havaya, yalnız başıma düşüne düşüne oturdum bir süre. Yine senaryolar kurdum kafamda, daha önce yaşadığım olayların çeşitlemelerini yaptım, kendimi bir anime karakteri olarak düşündüm yine, yapılması gereken ama yapmaktan kaçtığım konuşmaları yaptım kafamda. Konuşman gereken insan karşında olayınca konuşmanın ne kadar kolay olduğunu farkettim yine. Sanırım bir saat kadar da böyle geçti. Sonra birisi merhaba dedi bana. Üniversiteden uzun zamandır görmediğim bir arkadaşımdı bu.
Geldi yanıma oturdu. İkimizde çok sevinmiştik çünkü ne zamandır buluşalım buluşalım diyoduk ama fırsat olmamıştı. Otururken elindeki gazeteyi masanın üstüne bırakmıştı. Bir süre sonra gazete dikkatimi çekti. Tanıdık geliyordu bir gazete artık ne kadar tanıdık gelebilirse. Sustuğumu farkeden arkadaşım "Ulan denyo gazete okumaya mı geldik lan" diye dikkatimi dağıttı. Tamam pardon abi dedim ama gözüm bir habere takılmıştı tersten okumaya çalışıyodum ama başaramıyodum. Arkadaşım benim hala gazeteyle ilgilendiğimi görünce kaldırıp çantasına koymaya yeltendi gazeteyi dur abi bi saniye dedim ama umursamadı beni. Çok istiyosan akşam giderken veririm evinde okursun dedi. Neyse peki dedim sonra ne o gazeteyi vermeyi hatırladı ne de ben istemeyi.
Güneş batmıştı yavaştan eve gitmeye kadar verdim. Minibüse binmeden büfeden bir şeyler alırken yol uzun trafikte var ne yapcam o kadar zaman diye düşünürken bari bir gazete alıyım dedim. Minibüste oturacak yer buldum cam kenarında. Telefon çaldı telefonla konuştum, harekete geçmiştik bu sırada. Bütün gün dolaşmış olmamın ve biraların yorgunluğu çöktü birden üstüme, kafamı cama dayayıp uyumaya başladım. Uyandığımda inmem gereken yeri geçtiğimi farkettim panikle inmeye çalışırken minibüsten iki kişinin ayağına bastım özür bile dilemeden kendimi dışarı attım. Minübüs harket ettiğinde ben de aslında geç değil erken inmiş olduğumu farkettim ve uyku sersemliğine yeni öğrendiğim küfürlerden bir kaç tanesini saydırdım.
Hava güzeldi eve yürüyebilirdim en azından bulunduğum yerden.
Eve vardığımda iyice yorulmuştum, bir an önce uyumak istiyordum, çöpü topladım, gereksiz ıvır zıvırları ve eski gazeteleri de sokuşturdum içine ve kapının dışına bıraktım kapıcı görür alır diye. Üstümü değiştirdim dişimi fırçaladım uyumaya hazırdım artık. Yatağıma girdiğimde aklıma eksik olan yapmam gereken bir şey varmış gibi geliyordu. Aman neyse diyip uykuya daldım. 21 November Kael Athilas - 1 Tepelerin üstünden ve dağların altından geçtikten sonra derin vadiyi bulmustum. Yaklaşık olarak 20 metre genişliğindeki bu vadinin yer yer 1 km ye varan dik yamacları vardı. Yamaçlar o kadar diktiki tepeye baktığım zaman Hiç bir açıklık göremiyordum. Sanki bir vadide değildim de çok yüksek tavanlı bir tüneldeydim. Yer yer sarmaşıklarla ve çalılarla kaplı ortasında da vadinin tepesinden sızan suların olusturdugu bir dere bulunan bir yerdi burası. Ara sıra rastladığım kalın ağaç dallarından vadinin tepesinin sık bir ormanla kaplı olduğunu tahmin edebiliyordum. Bu aynı zamanda nasıl olup da bu vadinin hala keşfedilmemiş olduğunu ve neden bu vadiden sadece yıllar önce yok olmuş ya da modernleşip şehirlileşmiş bir kaç kabilenin efsanelerinde bahsedildiğini açıklıyordu. Derin vadi değildi bu yerin efsanelerdeki ismi. Bir kaç kabile Cesaret Yolu diğerleriyse Kahramanlar vadisi diyordu.
Benim buraya giden yolu öğrendiğim Kuan Teakka kabilesinin bilgesi ise derin vadi ismini telaffuz ettigimde bir şey dememişti ilk başta. Sessizce gözlerimin içine bakmıştı. Gözlerinde bir boşluk vardı derin bir kuyu gibi gözüküyordu gözleri. Sonra o kuyudan bir şey yükselmeye başladı. Bir korku hissettim gözlerine bakarkan ama bu korkunun yaşlı adamın geçmişinde yaşadığı bir şeyden mi yoksa gelecekte olmasından korktuğu bir şeyden mi olduğunu anlayamadım. Birden ayağa kalktı ve kabilesine özgü bir dua olduğunu düşündüğüm bir şeyler söyleyerek garip bir dans yapmaya başladı. Dans ederken ara sıra elini belindeki torbalara atıp çeşitli hayvan parçalarını bazı bitkileri ve garip tozları yanında oturduğumuz ateşe atıyordu. Sarı mavi mor ve yeşil dumanlar çıkıyordu ateşten. Dumanların dağılmasını bekliyordum ama havada asılı kalıyordu bu dumanlar ve bilge dansıyla şekil veriyordu onlara. Transa girmiş gibiydim, çok etkileyici bir gösteriydi.
Dumanlar gözlerimi yaşartıyordu ve odaklanmakta zorluk çekmeye başlıyordum yavaş yavaş. Bilincim kaymaya başlarken dumanların içine çekildiğimi hissettim. Evet şu anda kıtaya ilk geldiğimde uçağımın indiği ova köyündeydim. Ordan bir ipucu bulamamıştım ve bir sonraki kabileye doğru yola çıkmıştım. Üniversitedeki profesörümü zorla ikna ederek aldığım bilgilere uygun bir şekilde ilerlemeye devam ediyordum. Evet şimdi uçağımın bozulduğu ve düşmeye başladığı ormanın üstünde görüyordum kendimi. Bakımı yeni yapılmış olan uçağın nasıl olup da birden bozulduğunu anlayamıyordum. Bu soruna kafa yormayı bırakıp sağ kalmaya odakladım kendimi ormanın ortasındaki küçük bir araziye zorunlu iniş yaptım. Uçağın kullanılacak hali kalmamıştı ve bulmam gereken kabileden en azından onlarca kilometre uzaktaydım. Bu karmaşık oranın içinde yolumu bulup bulamayacağımdan emin değildim.
Taşıyabileceğim kadar eşyayı yüklenip ormanda ilerlemeye başladım. Ne yazık ki bir çok değerli kaynak kitabımı enkazda bırakmak zorunda kalmıştım. Sadece profesör Sedat'ın yazmış olduğu ve derin vadiyi geçtikten sonra bulacağım mağaralarda hangi yolu izlemem gerektiğini anlatan günlüğü almıştım yanıma. Mısır'ın bir şehirindeki arka sokaklardan birine gizlenmiş bir sahafta bulduğum ve sahibine bana satması için çok büyük bir bedel ödediğim deli arap Abdul Alhazred'in yazmış olduğu ve şu anda adını anmak istemediğim ama araştırmalarımda bana ruhsal sağlığım pahasına bile olsa çok büyük yardımları dokunmuş olan kitabı bile enkazda bırakmak zorunda kaldım. Bu kitabı yakmayı düşündüm başka birinin şans eseri enkazı bulup ele geçirmemesi için ama kitabın dünya üstünde varolan belki de en son kopya olması ihtimali beni bu düşünceden vazgeçirdi. Ayrıca onun yanıp yanmayacağından emin olamamıyordum. Buna ek olarak kitapta bahsedilen eskilerden bazılarının benim onların anısına olan bu hakaretimden dolayı beni cezalandırmalarından korktum.
Görüntü tekrar bulanıklaşmaya başladı ve ben yine dumanların farkına vardım kısa bir süre için. Şu an o kazanın olmasının üstünden yaklaşık 2-3 ay kadar bir zaman geçmiş durumdaydı. Bir dağın eteğindeki bir kabileden ormanın derinliklerinde yaşayan ve aşırı tutucu olmaları sayesinde kadim sırları ve gelenekleri hala en iyi hatırladıklarına inanılan Kuan Teakka kabilesinin öyküsünü dinliyordum. Ormanın içine doğru en az bir hafta suren bir yolculuk yapmak gerekiyordu. Bu yolculuğun en geç üçüncü gününden sonra benim farkıma varacaklarını ve beni izlemeye başlayacaklarını söyledi kabileden bir kadın. O andan itibaren yargılanmaya başlayacaktım ve eğer beni değersiz bulurlarsa ormanın içinde kaybolup ölmeme göz yumacaklardı. Hikayelerin on günden uzun süre ormanda dolaşan birinin artık ölmüş olduğunu söylediğini anlattı aynı kadın. Sonra çürümüş dişlerine aldırmadan kahkahalarla gülüp anlamadığım bir dilde bir şeyler söyledi. Kabiledekiler bu sözleri çevirmeye yanaşmadılar. Cadının kahkalarıyla üstüme saldığı lanete aldırış edemezdim bu saatten sonra, orman benim için tek çözümdü.
Bugün ormana girişimin üstünden 15 gün geçmişti ve sonunda Kuan Teakka tarafından değerli biri olarak görülmüştüm. Dumanların karşışında oturmuş bilgenin dansını ve kendi hikayemi izliyordum. Şu ana baktığımı farkettim dumanaların içinde. Bilge dumanlarla bir hikaye örmeye devam ediyordu hala. Kael Athilas, dehşet vadisini geçtikten ve mağaraların deliliğine dayanabildikten sonra bir insanın, bir varlığın varabileceği en büyük ödül veya en korkunç ceza. Yıldız Dağı, Kael Athilas. Yaşlı bilge daha fazla bir şey anlatmadı dumanlarda bana Kael Athilas hakkında sadece mağaralara giden yolu gösterdi. Köyün kuzey ucundaki gizli bir dağ patikasından varılan geçitlerden geçtiğimi ve dağların gölgesinden ilerleyip yeraltı dehlizlerine girdiğimi gördüm. Bunlar normal bir insanın aklını kaybetmesine neden olabilecek denli karanlık ve karmaşık geçitlerdi. Buna rağmen Kael Athilas'ın önündeki son engel olan mağaralarla karşılaştırıldıklarında bir çocuk bahçesinden daha korkunç olmadıklarını hissettim.
Duman dağılmaya başladı, yaşlı bilge karşımda oturuyordu. Bana daha fazla şey anlatmayacağını düşünüyordum, zaten yeterince şey anlatmıştı. Ama sonra konuşmaya başladı. Bana beni istersem hemen öldürebileceğini böylece beni bekleyen kadere çok daha az acı çekeceğimi söylüyordu. Beni öldürecekti ve bir tanrı olarak gömeceklerdi beni ve kabilesi var olduğu sürece ismimi yüceltip bana tapacaktı. Yüzüne baktığımda bu söylediklerinde samimi olduğunu görebiliyordum ancak artık kanım kaynıyordu, kendimin de dahil olduğu çok büyük bir sırrı çözmenin eşiğine gemişken bu teklifi kabul edemezdim. İlerlemeyi düşündüğüm yol gerçekten de yaşlı adamın bana dediği gibi beni çok büyük acılara sürükleyecekti belki ama buraya kadar gelmişken geri dönemezdim.
Teklifini kabul etmediğimi söyledim yaşlı bilgeye. Asasını 2 kere yere vurdu. Kabilenin gençlerinden 4 tanesi yanımızda belirdi. Bir an için yaşlı adamın teklifinin aslında bir teklif olmamasından ve yolumun orada bitmesinden korktum. Sanırım bir tanrı olmak vardı kaderimde. Sorar bir şekilde baktım bilgenin yüzüne. Asasını tekrar yere vurdu ve kabul ayininin başlatılmasını söyledi. Dört kişi birden üstüme atladı elbiselerimi parçaladılar, kollarımı ayaklarımı tuttular ve beni yere yatırdılar. Biri bir bıçak çekti ve yaklaşmaya başladı bana. Bıçağı yüzüme doğru tuttu çok keskin gözüküyordu. Saçlarıma asıldı birden ve haşin bir şekilde şaçlarımı kesmeye başladı bıçakla. Canım acıyordu ama kesilen saçlarım olduğu için mutluydum.
Diğerleri ise yaşlı bilgenin o sırada hazırlamış olduğu çeşitli renklerdeki macunları vücuduma sürmeye başlamışlardı. Saçlarım tamamen kesildiğinde vücudumun boyanması da bitmişti beni dizlerimin üstünde çökecek şekilde oturttular. Bilge karşımda ayakta durdu. Bir elinde bir şise öbür elinde ise saçlarımı kesen bıçak duruyordu. Şişedeki sıvıyı içti ve beklemeye başladı. Beklerken damarlarının şişmeye başladığını görüyordum. Şişmiş damarları garip bir mavilikle parlıyordu. Yavaş yavaş kasılmaya başlamıştı, gözleri bembeyaz gözüküyordu. Daha önce hiç bilmediğim ama şu anda her kelimesin anladığım bir dilde konuşmaya başladı. "Tanrıların yolunu reddeden ölülerin yolunu yürümek zorundadır" dedi. "Artık senin için çok geç umarım ölülerin yolundan geçersin ve ölürsün. Ölülerin yolunu geçip de sağ kalırsan ölü bir ülkedeki tek canlı olacaksın. Umarım ölülerin yolunda ölürsün. Ölülerin ülkesinde canlı olacağına umarım ölülerin yolunu bulamadan ölürsün"
Bu sözleri söylerken vücudundan bir karanlık yayılmaya başlamış ve çadırı doldurmuştu. Yaşlı adamın asasını yere vurmasıyla bir anda beliren gençlerin çığlıklar atarak kaçtıklarını duydum ama karanlıkta damarları parlayan bilgeden başkasını göremiyordum. Bir ses daha vardı. Kaçmaya çalışanları takip eden hepsini teker teker yakalayıp susturan. "Ölülerin yoluna giren kaçamaz kaderinden. Kabilemden gençler senin peşinde olduğun ve senin peşinden gelen ölülere kurban edildiler. Yolun bağlandı artık. Lanetim üzerinde olsun, üstündeki lanetten büyük olamayacak olsa bile."
Bunlar son sözleri oldu yaşlı adamın. Bıçağı tutan eli göğsüne doğru gitti ve bıçağı kaburgalarının arasına sapladı. Ben onun yere yığılmasını beklerken o bıçakla teker teker kaburgalarını parçaladı. Sonra bıçağı yere atıp sağ elini göğüs kafesine sorak kalbini vücudundan kopardı. Şok geçiriyordum kıpırdayamıyordum. Kalbi hala atmaya devam ediyordu ve kan pompalıyordu. Kalp atarken adamın damarlarındaki kabarıklık ve mavilik yok oluyordu yavaş yavaş. Sanki kalp hala adamın damarlarına bağlıydı ve vücudundaki kanı dışarı atıyordu. Kalbini tuttuğu sağ elini kafamın üstüne doğru uzattı. Kanlar yeni kazınmış olan kafamın üstüne oradan da boyanmış vücuduma akıyordu. Boyalı vücudum parlayan mavi bir renk kazanmıştı artık, midem bulanıyordu bayılmak istiyordum ama bayılamıyordum. Birden yaşlı adam sağ elini sıktı, kalbi parçalandı ve ölümü kabul edip yere yığıldı. Aynı anda ben de bayılmışım.
Kendime geldiğimde etrafta kimse yoktu. Köy bomboştu. Yaşlı adamın bana dumanlarda tarif ettiği yolu takip ettim ve derin vadiyi buldum. 3 gündür bu vadiyi izliyorum. Artık vadinin sonuna geldim ve günlükte anlatılan mağaraların girişini buldum. Vadinin ortasından akan ve şükürler olsun ki içilebilir bir su kaynağı olan dereden mataralarımı doldururken kendi yansımamı gördüm suda. Yaşlı bilgenin kanı kafamın derisine kazınmış gibi gözüken ve benim 7 sene önce ilk defa farkına vardığım izleri iyice belirgin bir hale getirmişti. Çifte bir dairenin içinde duran 7 köşeli ve köşelerinin her birinde 7 şer tane göz olan bir yıldız ve yıldızın ortasında içinden çıkan ve yedi köşedeki yedi göze giderken 7 küçük damara ayrılan yedi tane damarın bağlı olduğu dikine duran bir göz.
Tam sudan başımı kaldırırken sanki ortadaki gözün beni izlediğini hisseder gibi oldum. Sanırım akli dengen gittikçe bozulmaya başladı özellikle de Kuan Teakka bilgesinin yaptığı manyak intihar ayininden sonra. Sudaki dalgalanmalar bile halüsinasyonlar gösteriyor bana. Bir kez daha karanığa girerken bir an önce bu yolun sonuna varmaktan başka bir şey düşünemiyordum... 8 July Gerçeği Gölgeleyen Uyku Karanlık, karanlığın içinde bir adam, sıcak ve havasız bir oda. Adam yatağın içinde yorganına sarılmış, yorganın dışı çok soğuk geliyor ona. Oda aynı oda. Senelerdir icinde uyandiğı ve korkunç kabuslarından kurtulduğu oda. Bir gece daha bitmiş ve yeniden sabah gelmiş. Perdelerin arkasından güneş ışığını hissediyor.Artık uyanmaya başladığı için odanın aslında karanlık olmadığını fark ediyor.
Kabusları geliyor aklına yatağın içinde dönerken. Uykunun son demleri, gerçek ve uyku yaklaşıyor birbirine, ve uyku ve kabuslar uzaklaşıyor adamdan. Gözlerini açıyor, tavana bakıyor. Sonra kafasını çevirip cama bakıyor, kapalı perdelerin arkasındaki sahili canlandırıyor gözlerinin önünde. Sahilde bir evde yaşıyor ve her gece kabus görüyor adam. Yalnız kalmayı seviyor, değişimden hoşlanmıyor. O yüzden herkesten uzaklaşmayı seçmiş. Kendini bildi bileli sahildeki bu evde yaşıyor. Kendi kendine yetiyor. Geleni gideni yok, zaten bu soğuk sahile kim gelmek ister ki. Yatağı sıcak yine de bütün gün esen soğuk rüzgara rağmen. Oturuyor önce yatağında ve sonra ayağa kalkıp giyiniyor, sıcak, rahat yatağını terk ediyor. Bezmiş, hayattan bıkmış. Burada,yaşadığı odada, soğuk denize bakan bu odada mutlu. Birazdan gidip perlederi açacak, her gün yaptığı gibi, sonra camları açacak içine kabuslarının çığlıklarının sindiği, gece boyu döktüğü terlerle boğuklaşmış havayı dışarı salacak. Yerine serin rüzgarı alacak, belki üstüne bir şeyler daha giyecek ve dalgaları izleyecek. Bu sakinliği, huzuru hiç bir şeye değişmek istemiyor. Ama yine de kabus görüyor. Her gece çoktan vazgeçmiş olduğu şeyleri görüyor. İnsanlar, kalabalık, büyük ve karman çorman şehirler. Yoruluyor uyudukça. Sahte kahkahalar çınlıyor, sahte gülüşler görüyor etrafında. Bir ayna görüyor rüyasında gördüğü bir barın tuvaletinde, aynaya bakıyor ve sırıtıyor. "Harikayım bu gece". Masaya sırıtarak dönüyor, kendini gecenin yıldızı olarak görüyor. Yerine oturuyor çevik bir hareketle. İnsanları dinliyor bir kaç saniye, "Çok sıkıcısınız yine" diye düşünüp konuya dalıyor "Abi, onu bırakta..." Hatırladıklarının getirdiği kusma hissini alıp götürüyor serin rüzgar. Uyku, uyumak. Nasıl olur da bu kadar yorucu olabilir uyumak. Aynaya doğru ilerliyor, kendine bakıyor, kendini görebiliyor bu aynada maskesiz. Sahil kenarındaki bu odada maskeye ihtiyaci yok rüyalarının aksine. Rüyalarında kendisi gibi olamıyor, herkese hükmetmek istiyor, sürekli oyunlar oynuyor, tuzaklar kuruyor, adilik yapmaktan zevk alıyor. Hiç rahatsız olmuyor böyle davandığı için. Herkes böyle oynuyor, herkes bunu yapıyor. Aynaya bakıyor, gözlerinin içinde kendini görüyor. "Abi daha takılsaydık. Saat daha çok erken"
Daha çok erken, nereye gidiyorsun? Daha sabaha kadar kabus göreceksin.
Midem bulanıyor. Ayakta durmakta zorlanıyorum. Keşke biraz daha içseydik. Daha rahat olurdum o zaman. Eve gitmek istiyorum. Keşke Cihangir'de bir evim olsaydı. Çok yorucu geceleri eve dönmek. Gözlerim kapanıyor, yardım etsin biri bana. Uyumamalıyım, uyumak istemiyorum bıktım artık kabuslardan. Lütfen biri evime götürsün beni. Yalnızlık. Nefret ediyorum yalnızlıktan...
Pencereden dalgaları seyrederken güneşin yavaş yavaş ilerleyip geceyi peşinden sürüklediğini ancak bir anda esen soğuk rüzgardan ürperince farkediyor. Geri dönüyor yatağına bakıyor. Uykusu geliyor. Pencereyi kapatıp perdeyi cekiyor. Yine karanlıkta ve birazdan uyuyacak, kabullenmiş göreceği kabusları şimdiden.
Yatağına doğru ilerlerken bir gece önce gördüğü kabusu hatırlamaya çalışıyor. Kalabalık, gürültü, insanlar ve kırmızı bir ışık geliyor sadece aklına.Ev, eve gitmeye çalışıyordum herhalde. Varabildim mi hiç hatırlamıyorum. Soyunuyor ve yavaşça uzanıyor.
Ve uyku...
Sabah, aydınlık bir oda, yatağın içinde bir adam.
Uyanıyor, gözlerini açıyor ve şaşkınlıkla tavana bakıyor.
Artık uyurken yorulmayacağını biliyor.
Artık aradığı yalnızlığı bulduğunu biliyor.
Artık mutlu... |
|
|